Ara
  • Ragıp Karakuş

Ceza Muhakemesi Hukukunun Temel İlkeleri

​Bu çalışmamızda ceza muhakemesinin temel ilkeleri olan hukuk devleti ilkesi, insan haysiyetinin korunması ilkesi, adil yargılanma hakkı (dürüst işlem ilkesi) ve bu ilke kapsamında kanuni hakim güvencesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, makul sürede yargılanma, yargılamanın halka açık ve duruşmalı şekilde yapılması, kanun yoluna başvurabilme, silahların eşitliği, meram anlatma hakları ile isnadı ve hakları öğrenme hakkı, masumiyet karinesi, davasız yargılamanın yapılamaması ilkesi, ceza muhakemesinin kamusallığı ilkesi, kamu davasının mecburiliği ilkesi, doğrudanlık (vasıtasızlık) ilkesi, sözlülük ilkesi ve kıyasın mümkün olması gibi bazı temel ilkeleri ele alacağız.

1. Hukuk Devleti İlkesi

Anayasa’ya göre, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir (AY m. 2). Hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir[1].

Hukuk devleti ilkesi gereğince, yargılamanın kanunlarla belirlenen bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde açık temel kurallara göre yapılması ve temel hakların güvenceye alınması gerekir. Burada özellikle, yargılamanın, şüpheli veya sanığın usule ilişkin haklara sahip bir muhakeme süjesi olduğu göz ardı edilmeden yapılması gerekir. Ayrıca hukuksal olarak dinlenilme, özgür iradeyi sakatlayan müdahalelerde bulunma yasağı, ölçülülük ilkesi ve mahkûmiyet için her türlü kuşkudan arınmış biçimde suçun tüm unsurlarının ispatı zorunluluğu da hukuk devleti ilkesinin gerekleridir[2]. Bu bağlamda Devlet, vatandaşına her an gözaltına alınabileceği, sorgulanabileceği, evinde arama yapılabileceği endişesini yaşatmamalıdır. Aksine, güvenlik içerisinde özgür ve onurlu bir yaşam sunmayı amaçlamalıdır[3].

2. İnsan Haysiyetinin Korunması İlkesi

Anayasa’ya göre, Devletin temel amaç ve görevlerinden biri insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır (AY m. 5). Bu bağlamda, Devlet, insan haysiyetinin korunmasını sağlamakla görevlidir. İnsan haysiyeti; kişiye, bilinçli olma, kendi kaderini tayin etme ve çevresini şekillendirme yeteneği veren ve kişiliksizliği ortadan kaldıran ruhtur, manevi güçtür[4].

Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir (AY m. 17/1). İnsan haysiyetinin korunması ilkesi kapsamında, kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz (AİHS m. 3, AY m. 17/3). Bunun yanı sıra, hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz (AY m. 38/5). Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz (CMK m. 148/1). Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez (CMK m. 148/2). Diğer taraftan, herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir (AY m. 10/1). Örnek olarak verilen bu hükümler, ceza muhakemesinde insan haysiyetine verilen önemi ortaya koymaktadır.

3. Adil Yargılanma Hakkı (Dürüst İşlem İlkesi)[5]

a) Genel Olarak: Adil yargılama, ceza muhakemesi işlemlerinin kandırma, yanıltma veya zorlama gibi irade serbestisini engelleyen veya savunmayı kısıtlayan yollara sapılmaksızın, hukuk devleti ilkesine uygun olarak, önceden kanunla öngörülmüş bulunan esaslar çerçevesinde yapılmasıdır[6]. Başka bir anlatımla, adil yargılanma, insan hakları ile şüpheli, sanık ve mağdurun haklarını koruyarak yapılan yargılamadır[7]. Anayasa’ya göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir (AY m. 36/1).

Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde hüküm altına alınan adil yargılanma hakkı, kanuni hakim güvencesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, makul sürede yargılanma, alenilik, silahların eştliği, meram anlatabilme ve hakkaniyete uygun karar verme hak ve ilkelerini kapsamaktadır.

b) Kanuni Hakim Güvencesi: Anayasa’ya göre, hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz (AY m. 37/1). Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz (AY m. 37/2). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince de, herkes davasının ve kendisine yöneltilen suçlamaların, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesini isteme hakkına sahiptir (AİHS m. 6/1).

c) Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı: Anayasa’ya göre, yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır (AY m. 9). Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler (AY m. 138/1). Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz (AY m. 138/2). Görülmekte olan bir dava hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz (AY m. 138/3).

Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de hüküm altına alınmıştır. Buna göre, herkes davasının ve kendisine yöneltilen suçlamaların, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesini isteme hakkına sahiptir (AİHS m. 6/1).

d) Makul Sürede Yargılanma Hakkı: Herkes davasının ve kendisine yöneltilen suçlamaların, makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir (AİHS m. 6/1). Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir (AY m. 141/4). Makul sürede yargılanma hakkının amacı, tarafların uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle maruz kalacakları maddi ve manevi baskıdan korunmasıdır. Hukuki uyuşmazlıkların çözüm sürecini uzatarak çoğu zaman elde edilecek hükmün yararını ortadan kaldıran bir yargılama, adaletin yerine getirilmesindeki etkinliğe ve güvenliğe zarar vermektedir. Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir[8].

Adil yargılamanın makul sürede bitirilmesi sadece kovuşturma evresine ilişkin olmayıp, soruşturma evresinin de makul sürelerde bitirilmesi gerekmektedir[9]. Dolayısıyla, makul süre açısından yapılacak değerlendirmede sürenin başlangıcı açısından olayın ceza hakimi önüne götürülmesinden çok önce polis yahut savcılık soruşturmasına başlandığı tarih esas alınmalıdır[10]. Zaten, gözaltı ve tutukluluk gibi birçok soruşturma ve kovuşturma işleminin belirli bir süre ile sınırlandırılmış olması, makul sürede yargılanma hakkının bir gereğidir.

Makul sürede yargılanma, en hızlı şekilde yargılanmayı ifade etmez. Zira, bir yargılamanın olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde sonuçlanması da hak ihlaline yol açabilir. Dolayısıyla, uyuşmazlığa ilişkin yargılamanın kısa sürede sonuçlandırılması önemli olmakla beraber, hukuki uyuşmazlığın çözümünde gerekli özenin gösterilmesi de büyük önem taşımaktadır[11].

e) Yargılamanın Halka Açık ve Duruşmalı Yapılması (Aleniyet): Adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri de Anayasa'nın 141. maddesinde düzenlenen yargılamanın açık ve duruşmalı yapılması ilkesidir. Yargılamanın açıklığı ilkesinin amacı adli mekanizmanın işleyişini kamu denetimine açarak yargılama faaliyetinin saydamlığını güvence altına almak ve yargılamada keyfiliği önlemektir. Bu yönüyle ilke hukuk devletinin en önemli gerçekleştirme araçlarından birini oluşturur. Ancak bu her türlü yargılamanın mutlaka duruşmalı yapılması zorunluluğu anlamına gelmez. Adil yargılama ilkelerine uyulmak şartıyla usul ekonomisi ve iş yükünün azaltılması gibi amaçlarla bazı yargılamaların duruşmadan istisna tutulması ve duruşma yapılmaksızın karara bağlanması anayasal hakların ihlalini oluşturmaz. Duruşmalı yargılama ilkesi her yargılama için mutlak bîr yükümlülük değildir. Dolayısıyla mahkemelerde duruşmalı yargılama gerektirmeyen usul hükümlerinin uygulanabilmesi de mümkündür[12]. Yargılamanın açıklığı ilkesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da özel olarak hüküm altına alınmıştır (AİHS m. 6/1, CMK m. 181).

Yargılamanın açıklığı ilkesi, kovuşturma aşamasında geçerli olan bir ilkedir. Bir taraftan şüphelinin lekelenmeme hakkını korumak ve diğer taraftan da delillerin güvence altına alınmasını sağlamak amacıyla soruşturma aşamasında genel olarak gizlilik söz konusudur[13].


f) Kanun Yoluna Başvurabilme: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır (AİHS 7 m. 2/1). Bu doğrultuda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 267 vd. maddelerinde kanun yolları düzenlenmiştir. Dolayısıyla, hakim veya mahkeme tarafından verilen kararlara karşı kanun yoluna başvurabilmek, adil yargılanma hakkının bir gereğidir.


g) Silahların Eşitliği: Adil yargılanma hakkının unsurlarından biri de silahların eşitliği ilkesidir. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usuli haklar bakımından yanı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelir[14]. Ceza muhakemesinde silahların eşitliği, şüpheli veya sanığın savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olması, yargılamada savunma hakkının kısıtlanmaması, şüpheli veya sanığa tanınan hakların hiçbir engelleme ve zorlaştırma olmadan kullanılabilmesidir[15]. Adil yargılanma hakkı gereğince, iddia eden ile savunan arasında yetki ve imkan açısından bir eşitliğin, en azından bir dengenin bulunması gerekir. Dengenin savunma hakkı aleyhine bozulmaması, savunmanın yapılamaz hale getirilmemesi veya savunma hakkının kısıtlanmamış olması adil yargılanma hakkının bir gereğidir[16]. Bu doğrultuda, iddia makamının yetkilerine karşı savunma makamına da eşit yetkiler verilerek silahların eşitliği sağlanmalı ve silahların eşitliği ilkesi gereğince sanık ve müdafine savunma yapabilmeleri amacıyla yeterli hak ve süre tanınmalıdır[17].


İddia makamı olan savcının, şüpheli veya sanığın sadece aleyhine olan değil, lehine olan delilleri toplamakla yükümlü olması (CMK m. 160/2), sanığa istemi halinde zorunlu müdafi tayin edilmesi (CMK m. 150), hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin hükme esas alınamaması (CMK m. 206/2), müdafiin dosya inceleme hakkı (CMK m. 153), savcıya tanınan doğrudan soru sorma yetkisinin müdafiye de tanınması (CMK m. 201) gibi birtakım düzenlemeler, silahların eşitliği ilkesinin birer görünümüdür.


Silahların eşitliği ilkesi, savunma ile iddia makamı arasında geçerlidir. Savunma ile yargılama makamı veya savunma ile mağdur (katılan) arasında silahların eşitliğinden söz edilemez. Bu anlamda, mağdura tanınan hakların şüpheli veya sanığa da tanınması gibi bir zorunluluk söz konusu değildir.


h) Meram Anlatma (Hukuki Dinlenilme): Meram anlatma ilkesi, her sanığın derdini anlatabilmesini, ne istediğini söyleyebilmesini, hiç veya gereği gibi dinlenilmeden mahkum edilememesini, öne sürülen iddiaları ve aleyhine olan delilleri çürütebilmesini ve bu sayede muhakemenin gidişine etki edebilmesini ifade eden ilkedir[18]. Bu ilkenin dayanağı da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesidir. Bu ilkeye göre herkes, mahkeme önünde dinlenilmeyi talep etme hakkına sahiptir. Bu ilke uyarınca, ilgili kimseye kendisine karşı yapılan suçlamalar karşısında bizzat açıklamalarda bulunabilme, talepler ileri sürebilme, belirli vakıaları aydınlatma ve araştırılması gereken hususlara değinme olanağı verilmelidir[19]. Hükümden önce son sözün hazır bulunan sanığa verilmesi (CMK m. 216/3), sanığın sözlü savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilmesi (CMK m. 202/4) bu ilke kapsamında değerlendirilmelidir.


Meram anlatma hakkını sadece şüpheli veya sanığa verilmiş bir hak gibi kabul etmek doğru olmaz. Müşteki, mağdur ve suçtan zarar gören kişilerin de şikayetlerini ve mağduriyetlerini mahkeme önünde beyan edebilme hakları vardır.


4. İsnadı ve Hakları Öğrenme Hakkı


Bir suç ile itham edilen herkes, kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilme hakkına sahiptir (AİHS m. 6/3-a). Anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da bu yönde düzenlemeler yer almaktadır[20]. İsnat ne kadar açık ve ayrıntılı yapılırsa savunma o derecede sağlıklı ve gerektiği biçimde yapılır ve bu hem savunma hakkının silahların eşitliği ilkesine uygun icrasına hem de maddi gerçeğin hukuka uygun biçimde açığa çıkarılmasına hizmet eder[21].


5. Masumiyet Karinesi (Lekelenmeme Hakkı/Masum Sayılma Hakkı)


Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır (AİHS m. 6/2, AY m. 38/4). Masumiyet ilkesi, bir suçla itham edilen kimseler açısından, adil yargılanma hakkının en önemli güvencelerinden birini oluşturur. Buna göre, masumiyet karinesi, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak, kişinin masumiyeti "asıl" olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup, kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz. Dolayısıyla, mahkeme kararlarında, resmi yazılarda veya kamu görevlilerinin ifadelerinde sarf edilen söz veya ifadeler nedeniyle kişiler hakkındaki masumiyet karinesinin ihlal edilmemesi için kullanılan ifadelerde seçilecek kelimelere azamî dikkat edilmesi gerekir[22]. Bu ilke, maddi ceza hukukuna egemen olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin bir sonucudur.


Ceza muhakemesinde soruşturmanın gizliliğinin (CMK m. 157) esas amaçlarından biri, şüphelinin masum sayılma hakkını koruma altına almaktır. Bunun yanı sıra, duruşmalarda ses ve görüntü alıcı aletlerin kullanılması yasağı da (CMK m. 183) masum sayılma hakkı ile ilişkilidir.


Masumiyet karinesi, yalnızca adli kolluk görevlileri, savcı, mahkeme, kamu görevlileri ve Devlet kurumlarını değil, toplumun diğer bütün fertlerini ve basın-yayın organlarını da bağlar. Bu itibarla, her kim olursa olsun, kimse, suçluluğu mahkeme kararı ile sabit olmayan bir kişi hakkında suçluymuş algısı oluşturamaz. Masum sayılma hakkı, bir gazetenin tirajından, bir haber sitesinin tıklanma sayısından, bir sosyal medya kullanıcısının aldığı beğenilerden, bir sabah kuşağı programının reytinglerinden, bir haber sunucusunun alacağı alkışlardan ve hatta bir avukatın yapacağı reklamdan çok daha kıymetlidir[23]. Daha da öte, masumiyet karinesi, düşünce ve ifade özgürlüğünden de daha kıymetlidir.


Sanık hakkında verilen mahkumiyet kararı kesinleşmedikçe masumiyet karinesi işlerliğini korumaya devam edecektir. Zira, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yapılan tanıma göre kovuşturma, iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade etmektedir (CMK m. 2/1-f). O halde, masumiyet karinesi, istinaf ve temyiz aşamalarında da geçerli olan bir ilkedir. Velev ki kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olsun, bu karar henüz kesinleşmedikçe kişinin masum sayılma hakkı devam eder.


Elde edilen diğer deliller kişinin suçu işlediğine dair vicdani kanaat oluşturmadıkça, bu kişi, suçunu ikrar etse dahi masum sayılma hakkına sahiptir. Zira, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ceza muhakemesinde maddi gerçek araştırıldığı için hakim, sanığın ikrarı ile bağlı değildir[24]. Ceza muhakemesinin amacı suçlu oluşturmak değil, gerçek suçluyu bulmaktır[25]. Gerçekten, kişi bu ikrarı baskı veya işkence altında, tam şuur kaybı halinde, suçun gerçek failini koruma veya gizleme amacıyla ya da suç işlediği yanılgısıyla yapmış olabilir. O halde, şüpheli veya sanığın ikrarda bulunması, onun gerçek fail olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Hukuk, kişinin onurunu ve masum sayılma hakkını, o kişinin bizzat kendisine karşı da korur.


Masumiyet karinesi, adli makamların soruşturma ve kovuşturma işlemlerini yapmalarına, bu çerçevede şartları oluşmuşsa koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel oluşturmaz. Anayasa'nın 19. maddesindeki güvencelere uyulması şartıyla kişi hakkında tutuklama tedbirine başvurulması da masumiyet karinesinin ihlal edildiği anlamına gelmez. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi[26] de mahkûm edilen bir kişinin temyiz aşamasında tutuklu bulundurulmasının masumiyet karinesinin ihlaline yol açmadığına karar vermiştir[27].


6. Davasız Yargılamanın Yapılmaması İlkesi


Davasız yargılama olmaz ilkesi, bir fiilin yargılanmasına başlanabilmesi için, kural olarak, o fiilin suç teşkil ettiğinin ve failin cezalandırılması gerektiğinin ileri sürülmesini ifade eder[28]. Kamu davasının açılması ve soruşturma evresinden kovuşturma evresine geçilmesi iddianamenin kabulüyle olur (CMK m. 175/1). Hakim, suça bizzat şahit olsa bile, savcı tarafından dava açılmasını beklemeksizin yargılama yapamaz ve hüküm veremez.


Bunun yanı sıra, davasız yargılama olmaz ilkesiyle bağlantılı olarak, hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir (CMK m. 225/1). Buna fiil ve fail ile bağlılık kuralı denir. Bu hüküm ile az önce değindiğimiz ilkeler arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Bu ilkeye göre, bir mahkeme ya da hakim, ancak hangi sanık için ve hangi fiilden ötürü dava açılmışsa, o sanık ve o sanığın fiili için yargılama yapabilir. Bu davaya hakim, başka sanıkları dahil edemeyeceği gibi, o sanıkların başka suçlarını da yargılamasının kapsamına alamaz[29]. Yargılama sırasında sanığa yüklenen suçun nitelik değiştirmesi ya da farklı ve yeni bir suçun işlendiğinin ortaya çıkması durumunda, bu ilkenin bir sonucu olarak, bu fiil ya da fiillerin ek bir iddianame ile ortaya konması ve sanığa da ek savunma verilmesi gerekir[30].


7. Ceza Muhakemesinin Kamusallığı İlkesi


Ceza muhakemesinin kamusallığı (resmiliği), soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin Devlet tarafından yapılmasını ifade eder. Ceza vermek görev ve yetkisi yalnızca Devlete aittir. Aynı zamanda bu ceza vermek görevini hayata geçirmek için yapılması gerekli ceza soruşturması ve kovuşturması da, ilke olarak Devletin elindedir[31]. Bu nedenle suçlar kural olarak re'sen soruşturulur ve kovuşturulur[32]. Bunun amacı, hukuk ve sosyal düzenin muhafazası ve hukuksal barışın sağlanmasıdır. Bu amaçlara ulaşmak Devletin otomatikman devreye girip kurumlarını harekete geçirmesiyle olur. Suçtan zarar görenin, ilgilinin ve mağdurun bu husustaki iradesi, ceza yargısının harekete geçmesi açısından kural olarak önemsizdir[33]. Bunun istisnası ise şikayete tabi suçlardır.


8. Kamu Davasının Mecburiliği İlkesi


Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmak zorundadır (CMK m. 160/1). Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenlemelidir (CMK m. 170/2). Bu iki kuralı ifade eden ilkeye kamu davasının mecburiliği ilkesi denir[34].


Ayrıca, açılan dava, muhakeme sonuçlanıncaya kadar yürütülmek zorunda olup, davanın geri bırakılabilmesi kural olarak mümkün değildir. Bunun istisnası ise, kanun yoluna başvurulduktan sonra mercii tarafından karar verilinceye kadar Cumhuriyet savcısının bundan vazgeçmesinin mümkün olmasıdır. Ancak Cumhuriyet savcısı, sanık lehine yapmış olduğu başvurudan onun rızası olmadan vazgeçemeyecektir (CMK m. 266/1)[35].


Kamu davası açma mecburiyetine Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bazı istisnalar getirilmiştir. Bu istisnai durumlarda Cumhuriyet savcısına kamu davası açma konusunda yeterli şüpheye ulaşsa dahi takdir yetkisi tanınmıştır. Cezayı kaldıran şahsî sebep olarak etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasını gerektiren koşulların ya da şahsî cezasızlık sebebinin varlığı halinde, Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığı kararı verebilir (CMK m. 171/1). Örneğin; yağma suçları hariç olmak üzere, malvarlığına karşı suçların bazı kişilerin zararına olarak işlenmesi (TCK m. 167/1) durumunda şahsi cezasızlık sebebi söz konusudur ve Cumhuriyet savcısının kamu davasını açma konusunda takdir yetkisi bulunmaktadır. Diğer taraftan, bazı suçlar bakımından bazı şartların gerçekleşmesi halinde Cumhuriyet savcısına kamu davasının açılmasını beş yıl süre ile erteleme yetkisi tanınmıştır (CMK m. 171/2).


9. Doğrudanlık (Vasıtasızlık) İlkesi


Doğrudanlık ilkesi, ceza muhakemesinde hakimin kararını olabildiğince delillerle doğrudan bizzat temasa geçerek vermesini ifade eder. Yani, kararı verecek olan hakim veya mahkeme, delil sözlü ise dinleyecek, yazılı ise okuyacak, eşya veya iz şeklinde ise görecektir[36]. Hâkimin gerek elde etme, gerek değerlendirme bakımından deliller hakkında beş duyusunu da kullanması gerekir[37]. Hâkim, kararını duruşmaya getirilmemiş ve huzurunda tartışılmamış delillere dayandıramaz (CMK m. 217/1).


Doğrudanlık ilkesinin istisnaları naip hakim tayini ve istinabedir. Naip hakim tayini, heyet halinde bulunan mahkemelerde bir üyenin mahkemenin yargı çevresinde kalan belli bir işi yapması için görevlendirilmesidir. İstinabe ise, ceza davasına bakmakta olan mahkemenin, yetki çevresi dışındaki işlemleri kendi adına yapmasını o yerdeki mahkemeden istemesidir. Bu iki durumda mahkeme veya hakim, ilgili işlemi kendisi dışında başka bir mahkeme veya hakime yaptırdığı için doğrudanlık ilkesinden söz edilememektedir. Naip hakim tayini ve istinabe konuları çalışmamızın ileriki sayfalarında detaylıca ele alınacaktır.


10. Yazılılık-Sözlülük İlkeleri


Sözlülük ilkesi, duruşmada sözlü olarak ne söylenmişse, ancak onun karara temel kabul edilmesini ifade eden ilkedir[38]. Kural olarak kovuşturma evresinde geçerli olan bu ilke, aynı zamanda yargılamanın duruşmalı yapılmasını ifade eder. Kural olarak dosya üzerinden, yazışmalar suretiyle yargılama yapılmamalıdır[39]. Sözlülük ilkesi sayesinde, konuşulan hususlar yargılamaya katılan kişilerce duyulmakta, konu hakkında herkes fikir sahibi olmakta, konuşan kişinin güvenirliği hakkında kanaat edinilmekte, konuşmacıya anında soru yöneltilebilmekte ve neticede gerçeğe daha çabuk ulaşılabilmektedir[40].


Yazılılık ilkesi ise, yazılı olarak ne söylenmişse, ancak onun karara temel kabul edilmesini ifade eder. Ceza muhakemesinin soruşturma evresine, kural olarak, yazılılık ilkesi egemendir[41].


11. Kıyasın Mümkün Olması


Ceza hukukunda kıyas, kanunda açıkça suç olarak gösterilmemiş olan bir fiilin; kanundaki suçlardan birine benzetilerek cezalandırılmasıdır[42]. Türk Ceza Kanunu’na göre, kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz (TCK m. 2/3). Görüldüğü üzere, maddi ceza hukukunda kıyas yapılması yasaktır.


Ceza muhakemesi hukukunda ise kıyas serbesttir[43]. Hakim, uygulayacak kural bulamadığı gerekçesiyle uyuşmazlığı çözmekten kaçınamaz; eğer Ceza Muhakemesi Kanunu’nda hüküm bulamazsa diğer kanunlara ve hatta gerekirse Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nuna bakarak bir sonuca ulaşmaya çalışmalıdır.


Ceza muhakemesinde kıyas serbest olsa da sınırlayıcı hükümler ile istisnai hükümlerde kıyas yapılamayacağı kabul edilmektedir:

  • Sınırlayıcı Hükümler: Sınırlayıcı hükümler, hak ve özgürlüklere sınırlama getiren hükümlerdir. Örneğin, bütün koruma tedbirleri sınırlayıcı niteliktedir. Bu durumda, kanunda öngörülmemiş bulunan bir koruma tedbirini kıyas yoluyla uygulamak mümkün olmadığı gibi, belirli bir koruma tedbiri için kanunun aradığı şartları eksilterek veya değiştirerek de o koruma tedbirinin kapsamını genişletmek mümkün değildir[44]. Keza, müdafiin dosyayı inceleme yetkisini sınırlandıran CMK m. 153/2'deki hüküm, benzer olaylarda kovuşturma evresinde uygulanamaz[45].

  • İstisnai Hükümler: Belirli durumlara özel olarak getirilen istisnai hükümlerin genişletilmesi, sanık lehine veya aleyhine mümkün değildir. Örneğin, tanıklıktan çekinebilecek kişilerin kapsamı kıyas yapılarak genişletilemez[46]. Keza, yeterli şüphenin varlığı halinde Cumhuriyet savcısının iddianame düzenleyerek kamu davası açma mecburiyeti bulunup, kanunda açıkça gösterilen bu mecburiyetin istisnaları kıyas yoluyla genişletilmek suretiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilemez[47].


Ragıp KARAKUŞ

09.01.2021

[1] AYM, E. 2010/73, K. 2011/176, T. 29.11.2011

[2] Ünver Hakeri s. 13.

[3] YCGK, E. 2005/7-144 K. 2005/150 T. 29.11.2005

[4] Gökçen, s. 110.

[5] AİHS'in 6. maddesi "fair" kelimesini kullanmıştır ama bu kelimenin tam karşılığı “dürüst” kelimesidir. Bu ilkeye de “dürüst yargılama ilkesi” veya “dürüst işlem ilkesi” demek daha doğru olur.

[6] Bahri Öztürk, s. 119.

[7] Centel Zafer, s. 162.

[8] Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa da, geciken adalet zulümdür." Orhan Gazi

[9] Gökçen, s. 114.

[10] Bahri Öztürk s. 122.

[11] Gökçen, s. 114

[12] AYM, Bireysel Başvuru, 10/12/2014, Başvuru No: 2013/583 aktaran Ünver-Hakeri s. 49.

[13] Bahr Öztürk, s. 136.

[14] AYM, Bireysel Başvuru No: 2013/1134, 16/5/2013

[15] Bahri Öztürk, s. 129.

[16] Veli Özer Özbek, s. 27.

[17] Gökçen, s. 115.

[18] Bahri Öztürk, s. 134.

[19] Ünver-Hakeri, s. 19.

[20] AY m. 19/5; CMK m. 90/4, 101/2, 121/1, 147/1-b

[21] Ünver-Hakeri, s. 28.

[22] AYM, Bireysel Başvuru, 20/3/2014, Başvuru No: 2013/500

[23] Ceza Muhakemesi Akademisi isimli akademik topluluğun “Müge Anlı Programları ve Ceza Muhakemesi Hukuku” başlıklı değerlendirme yazısını okumak için; https://twitter.com/chakademisi/status/1307333629027201024.

[24] Bu ifade, hakimin ikrara dayanarak hüküm kuramayacağı şeklinde anlaşılmamalıdır.

[25]

[26] Cuvillers ve Da Luz /Fransa, B. No 55052/00, 1/9/2003

[27] AYM, Bireysel Başvuru, 17/09/2014, Başvuru No: 2013/9302

[28] Bahri Öztürk, s. 142.

[29] Gökçen m. 23.

[30] Sinan Sakin, s. 12.

[31] İddianame veya ceza mahkemesi kararlarını incelerseniz, gerek iddianamelerde gerekse ceza mahkemesi kararlarında davacı kısmında “K.H.” yazar. Bu, “kamu hukuku” ifadesinin kısaltmasıdır. Yani ceza davaları kamu hukuku adına açılı ve görülür.

[32] Hakeri, s. 35.

[33] Ünver-Hakeri, s. 34.

[34] Kamu davasının mecburiliği ilkesinin aksine, ceza muhakemesinde bir fiilin işlendiği haberinin alınması üzerine, yetkili makamlar tarafından soruşturmaya başlayıp başlamamakta, soruşturma evresinin neticesinde ceza veya güvenlik tedbiri tatbikini gerektirecek hususlarda fiil ve failin belli olması, yeterli suç şüphesi bulunup bulunmadığının tespit edilemediği durumlarda savcının kamu davasını açıp açmamakta ve kamu davasını muhakeme sonuçlanıncaya kadar yürütüp yürütmemekte takdir yetkisinin bulunduğunu ifade eden ilkeye maslahata uygunluk ilkesi denilmektedir. Gökçen, s. 130.

[35] Sinan Sakin, s. 11.

[36] Bahri Öztürk, s. 143

[37] Ünver-Hakeri s. 56.

[38] Bahri Öztürk, s. 146

[39] Ünver-Hakeri, s. 47.

[40] Sinan Sakin, s. 13.

[41] Bahri Öztürk, s. 147.

[42] Artuk-Gökcen-Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, s. 112.

[43] Cumhur Şahin, s. 51; Gökçen, s. 60, Bahri Öztürk, s. 37.

[44] Cumhur Şahin, s. 51; Gökçen, s. 61; Ünver-Hakeri, s. 33.

[45] Ünver-Hakeri, s. 33.

[46] Gökçen, s. 62.

[47] Cumhur Şahin, s. 52.

0 görüntüleme0 yorum